Türkiye kişi başı temiz ve içilebilir su miktarında dünyada 100. sırada yer almaktadır. Bunun yanında tarımsal üretim için gereken su miktarı da muazzam boyutlardadır. Şehirleşme, sanayileşme ve tarımsal üretimdeki artışla birlikte su tüketimi geçmiş yıllara göre astronomik seviyelere ulaşmıştır.
Su fakiri olarak sınıflandırılma riski taşıyan ülkemiz, sahip olduğu sınırlı su kaynaklarını uluslararası anlaşmalar gereği komşularıyla paylaşmak durumundadır. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, ulusal ve uluslararası bazı su dağıtım şirketleri en temel insan hakkı olan su üzerinde kontrol kurmaya çalışmaktadır.
Pandemi sürecinde dünyada gündem olan söylemleri ile dikkat çeken Klaus Schwab; suyun bir insan hakkı olmadığını ve gerektiğinde erişimin sınırlandırılabileceğini ifade ederek küresel ölçekte tartışmalara yol açmıştır. Bu tür yaklaşımlar, suyun bir meta mı yoksa temel bir hak mı olduğu sorusunu yeniden gündeme taşımaktadır.
Suya Erişim: Yeni Yüzyılın Mücadele Alanı
Suya erişimin kısıtlanması bugünün konusu değildir. Uluslararası bazı şirketlerin su kullanım haklarını devletten satın alarak fakir halka yüksek fiyatlarla satması, özellikle Güney Amerika’da ciddi toplumsal krizlere yol açmıştır. Bu örnekler, suyun kontrolünün yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal istikrar ve ulusal güvenlik meselesi olduğunu göstermektedir.
Su kaynaklarının özelleştirilmesi veya dış kontrol altına girmesi şu riskleri doğurur:
- Toplumsal eşitsizliklerin derinleşmesi
- Tarımsal üretimde maliyet artışı ve gıda güvenliği riski
- Sanayi üretiminde sürdürülebilirlik sorunları
- Stratejik bağımlılık ve dış baskılara açık hale gelme
Bu riskler, suyun yalnızca çevresel bir konu değil, aynı zamanda jeopolitik ve stratejik bir unsur olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.
İklim Değişikliği ve Su Stresi
Küresel iklim değişikliği, yağış rejimlerinin değişmesine ve kuraklık döngülerinin sıklaşmasına neden olmaktadır. Türkiye’nin Akdeniz havzasında yer alması, onu iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgelerden biri haline getirmektedir.
Önümüzdeki yıllarda şu risklerin artması beklenmektedir:
- Yeraltı su seviyelerinde hızlı düşüş
- Tarımsal verimde azalma
- Orman yangınlarında artış
- Kentsel su krizleri
Bu tablo, su yönetiminin artık yalnızca yerel yönetimlerin değil, ulusal güvenlik stratejilerinin de bir parçası olması gerektiğini göstermektedir.
Tarım, Sanayi ve Şehirler Arasında Su Dengesi
Türkiye’de su tüketiminin yaklaşık %70’ten fazlası tarım sektöründe kullanılmaktadır. Geleneksel sulama yöntemleri, suyun önemli bir kısmının israf edilmesine neden olmaktadır. Damla sulama ve akıllı sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması, su verimliliği açısından kritik öneme sahiptir.
Sanayileşme ve hızlı şehirleşme de su talebini artıran diğer önemli faktörlerdir. Plansız kentleşme, su havzalarının tahrip edilmesine ve içme suyu kaynaklarının kirlenmesine yol açmaktadır. Bu durum, gelecekte büyük şehirlerde su arz güvenliğini tehdit edebilir.
Su Güvenliği = Milli Güvenlik
Nasıl ki gıda güvenliği ve ilaç üretimi milli güvenliğin ayrılmaz bir parçasıysa, su güvenliği de aynı derecede stratejik bir konudur. Su kaynaklarının korunması, geliştirilmesi ve sürdürülebilir yönetimi, devletlerin bağımsızlığını doğrudan etkileyen unsurlar arasındadır.
Su güvenliği kapsamında atılması gereken temel adımlar şunlardır:
- Su kaynaklarının stratejik varlık olarak tanımlanması
- Havza bazlı yönetim ve koruma politikalarının uygulanması
- Tarımda su verimliliğini artıran teknolojilerin teşviki
- Yeraltı su kullanımının sıkı denetlenmesi
- Su altyapısının modernizasyonu ve kayıp-kaçak oranlarının düşürülmesi
- Su yönetiminde dışa bağımlılığı artıracak özelleştirme politikalarına karşı dikkatli olunması
Geleceğin Savaşları Su İçin mi?
Uzmanlar, 21. yüzyılda su kaynakları üzerindeki rekabetin artacağını ve bölgesel gerilimlere yol açabileceğini öngörmektedir. Orta Doğu ve Kuzey Afrika gibi su stresi yaşayan bölgelerde bu risk daha da belirgindir.
Türkiye, coğrafi konumu nedeniyle su kaynakları açısından hem avantajlara hem de hassasiyetlere sahiptir. Bu nedenle su politikalarının yalnızca ekonomik değil, diplomatik ve güvenlik boyutlarıyla birlikte ele alınması gerekmektedir.
Sonuç: Su Bir Meta Değil, Temel Bir Haktır
Su yaşamın en temel unsurudur ve vazgeçilmez bir insan hakkıdır. Temiz suya erişimin kısıtlanması yalnızca bireyleri değil, toplumların geleceğini de tehdit eder. Türkiye’nin su kaynaklarını koruması, verimli kullanması ve stratejik bir bakış açısıyla yönetmesi, milli güvenliğin sürdürülebilirliği açısından hayati öneme sahiptir.
Gıda güvenliği ve ilaç üretimi nasıl milli güvenliğin teminatı ise, su güvenliği de aynı derecede kritik bir başlıktır. Bugün alınacak doğru kararlar, gelecekte su krizleriyle karşılaşmamak için en güçlü sigorta olacaktır.

Yorumlar
Yorum Gönder
Lütfen hakaret, küfür ve incitici sözler kullanmayın.